Okuma Hızınızı Ölçün

9-12 Yaş Grubu Okuma Hızı 13-16 Yaş Grubu Okuma Hızı Yetişkin Okuma Hızı

9-12 Yaş Grubu Okuma Hızı

SİHİRLİ DOLAP

Saklambaç hala devam ettiğinden, diğer çocukları bulmak biraz zaman aldı. Sonunda, şövalye zırhının bulunduğu odada buluştular. Herkes bir araya toplanınca Lusi atıldı.

Peter! Susan! Hepsi doğru. Edmun da gördü. Gardıroptan girilen bir ülke var ya, Edmun ile ben, ikimiz de gittik oraya. Ormanda rastladık birbirimize. Hepsini anlatsana Edmun.

Peter, Neymiş bu, Ed? Diye sordu. İşte, sevgili okuyucularımız, şimdi bu öykünün en kötü olaylarından biri ile yüz yüze gelmiş bulunuyoruz. Edmun  o ana değin, kendisini hasta ve küskün hissediyor, haklı çıktığı için de Lusi'ye güceniyordu. Ancak henüz ne yapacağına karar vermemişti. Peter soruyu kendisine yönelttiği zaman, Edmun, Lusi'yi hiçe sayarak, akla gelebilecek en aşağılık, en iğrenç davranışı seçti. Lusi ile arasında yalnızca bir yaş fark olduğu halde, ondan çok daha büyükmüş gibi çevresine kibirle baktı. Hafifçe gülerek, “Evet çocuklar,  Lusi ile ben gardırobun içinde bir ülke varmış gibi oynuyorduk. Eğlence için tabii. Ama orada gerçekten hiçbir şey yok”. Zavallı Lusi'nin dünyası başına yıkıldı. Edmun'a baktı ve odadan dışarı fırladı.

Gittikçe acımasızlaşan Edmun, bu işi başardığını sanıyordu: Gene mi ağlıyor? Onun derdi ne? Küçüklerin kötü tarafı da bu, değil mi? Onlar hep… Peter öfkeyle Edmun'un sözünü kesti: “Kapa çeneni! Gardıroba ilişkin bu saçmalık başladığından beri, Lusi'ye karşı son derece kaba davranıyorsun. Hala onunla alay edip ağlatıyorsun. Bütün bunları hep o iğneleyici hainliğinden yaptın, değil mi?”

Edmun, şaşırarak, “Ama anlattıklarının hepsi uydurma!” dedi. Olsun! Önemli olan o değil. Kentten ayrıldığımızda, Lu' nun hiçbir şeyi yoktu. Ama şimdi, ya aklını oynattı, ya da korkunç bir yalancı oldu. Ama her şey bir yana, sen ne yapıyorsun? Bir gün dudak büküp alay ederek, ertesi gün kışkırtarak ne yaptığını sanıyorsun?

“Ben sanıyordum ki…”diye kekeledi Edmun, fakat aklına söyleyecek bir şey gelmedi.

“Dürüst ol! Aslında hiçbir şey düşünmüyordun. Salt kötülük olsun diye yaptın. Okuldayken, küçüklere karşı her zaman kaba davranmaktan zevk aldığını hepimiz gördük.”

Susan Peter'in sözünü kesti: Bırak artık. Boş yere tartışıyorsunuz. Haydi, gidip Lusi’yi bulalım.” Lusi’yi bulduklarında, onun ağlamış olduğunu gördüler. Ne söyledilerse yararı olmadı. Lusi öyküsüne bağlı kaldı.

O akşam pekiyi Lusi yine kederliydi. Edmun ise, planının beklediği kadar başarılı olmadığını seziyordu.  İki büyük çocuk, Susan ile Peter, Lusi'nin aklından zoru olduğuna inanmaya başlamışlardı. Lusi yattıktan sonra koridorda fısır fısır konuştular.

Sonuç olarak ertesi sabah olan biteni öğretmenlerine anlatmaya karar verdiler. “Lusi hastaysa, babamıza yazar. Biz bu işin altından kalkamayız.” dedi Peter.

9-12 Yaş Quizi Başlamak için lütfen alttaki bilgileri giriniz.

AdınızEpostaTelefon
Çocuklar hangi odada buluştular?
Lusi’yi üzen olay nedir?
Peter ve Suzan neden Lusi’den endişe ediyorlar?
Edmun ve Peter ne için kavga ediyorlar?
Lusi’nin durumuna çözüm olarak ne düşünüyorlar?

Sonuçları görmek için "Testi Bitir" butonuna basmayı unutmayın!



13-16 Yaş Grubu Okuma Hızı

BİR GARİP SALİH USTA

Ölçüleri normalin o kadar dışına taşmıştı ki bana ilk olarak “uzaydan yanlışlıkla dünyamıza düşmüş bir garip yaratık” çağrışımı yaptı. Boyu iki metreden hayli uzun görünüyordu, gövdesi, imparatorluk görmüş çınar gövdelerinden ince değildi. Eğilip doğrulabilen yürüyebilen çalışabilen bir minare kırığına benziyordu. Hiç şüphesiz orta büyüklükteki bir ağacı tutsa sökebilecek beton bir duvarı tekmelese yıkabilecek bir taşı avucunda tutsa un ufak edebilecek güce de sahipti, iki torba çimentoyu iki taze ekmek gibi iki koltuğuna kıstırıp taşıdığını kaç kez görmüştüm. Duvar ustasıydı. Karşımızda ki bitişik binanın bahçe duvarını yapıyordu. Yalnızdı. Temelini yalnız kazıyor kalıbı yalnız çıkarıyor, harcı yalnız karıyordu. Gün doğumundan gün batımına dek aralıksız gün doğumundan gün batımına dek aralıksız çalışmasına bakılırsa iş götürü almıştı. Günde iki defa yanından geçerken ve çekine çekine selam verirken görebildiğim kadar saçları seyrekti. Açık kahverengiyi çalan saçları arasından başının beyaz derisi görünüyordu. Kaşları inadına gür inadına siyahtı, büyük siyah gözleri çukurundan fırlayacakmış gibi öne çıktı. Kulakları kışla mutfaklarından kullanılan kepçeler kadar büyüktü, Habeşleri hatırlatan kalın dudakları üzerinde uçları burulmuş gür siyah okkalı bir tutam bıyığı vardı. Seyrek dişleri temiz beyaz pirinç taneleri gibi küçük küçüktü, uzun çenesi orta yerinden yuvarlak bir çukur vardı, suratı asıktı ve asık suratlılık ona yakışıyordu. En çok ellerine dikkat ettim küt parmaklı kocaman elleri yıllar yılı kullanılmaktan parmakları kısalmış saman yabalarını hatırlatıyordu, ölçüsüz büyümüş kaba kirli ellerinin içinde yumrular halinde nasırlar vardı ve bu nasırlı elleri bana şimdi toprak olmuş başka benzer elleri düşündürüyor, yüreğimde hassas bir noktayı sızlatıyordu. İlk yakından görüşümde “ben bu adamı yazmalıyım” dedim. Yanından geçerken yeni ayrıntılar yakalamaya çalışmam bu yüzdendi. Adam gökten düşme değildi, Afrika ya da Avustralya ormanlarında yakalanıp getirilmiş bir yabanide değildi. Adam bu toprağın insanıydı. Elleri böylesine nasır tutmuş bir insan bilim kurgu filmlerindeki uzaylı yaratıklara benzese bile ancak Anadolu insanı olabilirdi. Adamın küt parmaklı kocaman nasırlı elleri yüreğimdeki hassas noktayı günlerce ıslattı. Günlerce düşünüp adama görünüşüyle çelişmeyen uygun bir kimlik uygun bir kişilik giydirdim bir de kader yükledim, acı sonla bitmesi gereken hikâyemin kurgusunu tamamladım. Neyi nerede ne kadar anlatacağını bilen bir yazar olarak daktilomun başına geçtim. Adam Anadolu’nun bir dağ köyünde dünya ya gelmişti, talihsizdi. Dünya ya gelirken annesini kaybetmiş üvey anne elinde büyümüştü. Babası dağ bekçisiydi, kaçakçılar tarafında vurulduğunda sadece dört yaşındaydı. Askerlik çağına kadar üvey annesi ile üvey babası tarafından işin en zoruna koşulmuş itilmiş ve kakılmıştı. Okula gönderilmemişti. Bu yüzden adamın okuma yazması yoktu. Belki asker ocağında okurum yazarım diye hevesleniş ne var ki orada da öğrenememişti. Bol bol soğan soydurmuşlar geri hizmette çalıştırmışlar, doğru dürüst eğitim bile almamıştı. Adam talihsiz saf ve biraz kalın kafalıydı. Tertipleri saf olmasa bu kadar büyür müydü diye, hem onunla alay ederler hem de ondan çekinirlerdi. Çünkü adam çok güçlüydü, öfkelendi mi gözü hiçbir şey görmüyordu. Bir akşam damarına fazla basan nöbetçi onbaşıyı elinden güçlükle kurtarabilmişlerdi. Bıraksalar onbaşıyı parça parça edebilirdi. Terhis teskeresini aldığı gün “Ben şimdi ne yapacağım” diye kara kara düşünürken bir hayırsever subay elinden tutmuş onu tanıdığı bir duvarcıya götürmüş “Al sana güçlü kuvvetli bir adam” demiş. O gün bu gündür Ankara daydı. Geçimini yarım yamalık öğrendiği duvarcılık sağlıyordu, evi ailesi yoktu inşaatlarda şantiyelerde yatıp kalkıyordu. Kışın ekmek fırınında yatacak yer ve karın tokluğu karşılığında ağır ayak işlerine bakıyordu. Yüzünü hiç görmediği halde radyo sanatçısı bir bayan türkücüye aşıktı. İnşaat işçileriyle rakı içtiği bir ilkbahar gecesinin sabahında bekçi onu acı kireç suyunda ölü olarak bulacaktı. Hikâye kireç suyunun dramatik tasviriyle sona erecekti. Daktiloyu iyice kendime çekip kâğıt taktım. Talihsiz di yazdım kapının zili çaldı. Karım çocuklarım alış-verişten bu kadar erken dönmüş olsalar bile anahtarları vardı. Üstelik benim yeni bir yazıya başlayacağım zaman cinlerimin nasıl tepemde olduğunu biliyorlar. Onlar olmadığına göre kapıcı olabilirdi. Yahut pazarlamacı, sucu, sütçü, yoğurtçu olabilirdi, kim bilir belki yaşlı bir dilenciydi. Kim olursa olsun zamanlama müthişti. On gün sürmüş hazırlıktan (hazırlık hafif kalır çileden) sonra tam konsantre olup tuşlara vurmaya başladığım an zırr… her kimse okkalı bir azarı değil, okkalı bir küfür ü hak etmişti. Öfkeyle kapıyı açtığımda dona kaldım. Karşımda o vardı. İnsan azmanı duvarcı… Kapı hizasına sığmayan boyuyla merdiven başını dikmiş bana yüksekten bakıyordu kapının hızla açıldığı belliydi bu yüzden geç konuştu. Daha ilk kelimeleriyle beni şaşırtmaktan kalmadı on günlük çileli düşünceler sonucu oluşturduğum hikâyemi alt üst etti. O an tezat tezat diye bağırmak geldi içimden. Böylesine kaba görünüşlü birisinin “Affedersiniz sizi rahatsız ediyorum” demeye hakkı olmamalıydı. Sesi normal fizik görünüşüne sahip riyakarlık sahtekarlık düzenbazlık bilmeyen dürüst ve samimi insanların sesi ile par elerlik taşımalıydı. Yüzünde dozu iyi ayarlanmış gülümseme bulunmalıydı. Kelimeleri telaffuz edişi bu kadar güzel olmamalıydı, ben onu hikâyemde kulak tırmalayan ıslıklı bir sesle konuşturacaktım. Ben Salih usta az önce kontrol mühendisi Faysal beyle konuştum, banyonuzun havalandırma penceresini unutmuşuz. Müsaitseniz takmak istiyorum. Adı Salih ti demek? Hikâye de “Dağ deviren” olacaktı. Ben bu adı ona görünüşüyle uyumlu olsun diye uzun aramadan sonra bulmuştum. Babası bu acı hatırayı yaşatması için bu adı seçmiş olacaktı; hikâyenin şurasından burasından “böyle isim olur mu diyenlere yalan mı? Dağ gibi annesini devirmedi mi diye kendini savunacak olacaktı. Nasıl bir karşılık verdim. Salih usta adının Salih oluşuyla değil kültürlü insanlara özgü eksiksiz, fazla konuşmasıyla beni hayretler içinde bırakarak aletleri getirmeye başladı. Daktilomun başına döndüm. Onca emekle kurduğum hikâyeden geriye tek kelimelik bir cümle kalmıştı. Artık yazamadım, bir kapı zili gün ışığına çıkmak üzere olan bir dünya yı yerle bir etmişti. Kâğıdı öfkeyle çektim daktilodan tek kelimelik cümleye can sıkıntısıyla yeni kelimeler ekleyerek kendimle alay ettim: “Talihsiz miydi? Salih mi talihsizdi? Onca emekten sonra hikayesini yazmayan hikayecimi yoksa yazılmamış hikayenin şaşırtıcı kahramanı Salih usta mı talihsizdi? Kâğıdı buruşturup masanın üzerine fırlattım. Çok geçmeden elinde küçük bir pencere ve aletleriyle Salih usta geldi, az öncekinden daha tatlı daha samimi bir gülümseyişle ayakkabılarını dışarıda çıkardı. Evimizde bulunan en büyük terliklere far edilir bir çekinmeyle ayaklarını sığdırmaya çalıştı. Başaramadı, ayaklarının ucuna takılı terliklerle banyoya yürüdü. Ölçtü çizdi aydınlığa bakacak küçük pencerenin yerini belirledi. Pencere boşluğu bırakmayan duvar ustası mı (bu beklide kendisiydi) eksikliği fark edilip ilgililere bildirmeyen sıvacıya fayansçıya kontrol mühendisine mi yoksa bize mi hayret ettiğini anlamadım. Bana kalırsa en çok hayret edilecek kişi veya kişiler bizdik. Kur’a çekimiyle dairelerimiz belirlendikten sonra en az ayda bir anahtar tesliminden taşınmamıza kadar hemen her tarafa gelmiş evimizi gezmiş gereken eksiklikler konusunda Faysal beye listeler vermiştik. Listelerde banyo penceresi yoktu. Nihayet taşınmıştık, banyonun penceresini yine fark etmemiştik. Ta ki bitpazarından bir dükkândan bir bidon gaz yağı alıp eve gelinceye termosifonumuzu yakmaya kalkışıncaya kadar… Ben benzer işlerdeki büyük becerisizliğimle ortalığı ağır gaz kokusuna vermesem başta banyo olmak üzere evi havalandırma ihtiyacı duymasak belki banyomuzun penceresiz olduğunu bir daha fark etmeyecektik. Asıl hayret edilmesi gereken duvarcı, fayansçı, sıvacı kontrol mühendisi değil bizdik. Biz dört çift göz yine de eksikliği fark edince doğruca Faysal beye koşmuş müteahhidi suçlamıştık. Havalandırmasız banyo olur muydu? Ne biçim ustalarla iş yapıyorlardı? Vesaire…. Affedersiniz dedi Salih usta dışarıya çıkıp kapıyı kapatsanız…Bir elinde iki buçuk kiloluk çekiç diğerinde ucu sivri uzunca yuvarlak bir demir vardı. Duvarı delmeye başlayacaktı, beni ve evi tozdan korumak istiyordu. Elbette dedim Çıktım kapıyı kapattım. İçeride gümbürtü başlayınca Salih ustanın beni sadece tozdan değil sesten de koruduğunu anladım. Kopan gümbürtüye bakılırsa banyonun bir duvarı büsbütün yıkılmış olmalıydı. “Eyvah adam elimizi başımıza yıkacak diye endişelendiğim oldu. Yine de sabrettim kapıyı açıp içeri bakmadım,derken çekiç darbelerinin sesi azaldı bir süre sonrada tamamen kesildi…. Kapıyı kendisi açtı. Eli yüzü toz toprak içindeydi şimdi daha korkunç daha heybetli ve daha vahşi görünüyordu. Çalışma odasının kapısına kadar gelip içeri bir göz attı. Gözleri büyüdü, parladı tozdan tül altında ki yüzüyle büyük bir hayranlıkla gülümsedi. Bozulan hikâyemin elle tutulan bir iki paragrafı kalmışsa onları da mahvetmek istercesine kibar ve yapmacıksız bir sesle; Muhterem efendim ne çok kitabınız var dedi. Sana ne kardeşim sen önündeki işine baksana diyemedim. Böylesine ince zarif konuşan birisini kimse azarlayamazdı. Eh işte biraz var diyecektim, ağzımdan kaçıverdi; Kötü mü dedim. Biraz şaşırdı bozuldu fakat çabuk toparladı kendisini. Kötü olur mu efendim kitap sahibi olmak ve kitap okumak ne güzel şeydir. Bilmeden bile olsa benim on günlük emeğimi katleden bir duvar ustasının bu sözleri bu defa bana dokundu, herkes görevini bilmeli değil mi? Bu adam kitap okumak konusunda bana nutuk mu çekiyor? Doğrusu tam bir art niyetle sordum okur musun? Okumak isterim fakat vakit yok efendim. Üstelik de kitaplar çok pahalı, gibi sözler geveleyeceğinden de emindim. Aynı sözleri diskolarda vakit öldüren yabancı sigara içen üniversiteli gençler bile geveleyip duruyorlardı. Olsun yine de ben Salih usta yı “kitap okumuyorsun da ne diye geveleyip duruyorsun” diye azarlayacaktım. Daha doğrusu haddini bildirecektim. Salih usta şapkalı başını eğdi nedendir bilmiyorum bir ayıbını bir günahını söylüyormuş gibi çekinerek; Okurum efendim dedi. Ne okuyorsun En çok hikâye kışında roman okurum. Kimleri okuyorsun Daha çok köy hayatını yazanları… Bu adam beni şaşırtmak için sanki birileriyle çok büyük bahse tutuşmuştu, hayretler içindeydim, itiraf etmeliyim başka soru sormaya korktum. Şaşkınlığımı belli etmemeye çalışarak; Güzel çok güzel dedim. Mademki okuyorsun iş bitiminde sana köy hikâyelerinin çoğunlukla olduğunu bir kitap hediye edeceğim. Çok sevinirim efendim dedi. Şimdi müsaadenizle ben harç almaya gideyim. Gitti. O gidince ben banyoyu gözden geçirdim duvarlar yerli yerindeydi, sadece aydınlık duvarında küçük pencerenin konabileceği kadar bir pencere açılmıştı. Kaba saba görünümlü duvar ustasının “efendimle af edersinizle ve hiç iğrenti olmayan konuşmaları artık inanılmaz değil di. Asıl inanılmaz olan okuyan insan sayısının hızla azaldığı dünyamızda ( özellikle ülkemizde) sabahtan akşama çalışmak yorulmak zorunda olan elleri nasır bağlamış bir duvar ustasının hikâye roman okuyor olmasıydı. Gerçekten okuyor muydu? Yoksa kitaplığımı görünce hoşnutluğumu kazanıp biraz fazla bahşiş koparabilmek için mi söylemişti? O dönemde karım çocukları döndüler. Yeni hikâyeyi yazmaya başlayıp başlamadığımı anlamak için karım uzun uzun yüzüme baktı. Bir ip ucu yakalayamamış olmalı ki sordu: Hikâyeden ne haber Hikâye öldü dedim. Başlayamadın mı? Hayır Yazı hayatım konusunda ayrıntılı sorulara sinirlendiğimi bildiğinden, neden başlayamadığımı sormadı. Yine de ben sürpriz olsun diye hikayemin neden öldüğünü anlatacaktım. Elinde harç dolu bir kovayla Salih usta gelince her şey anlaşıldı. Salih usta ölü hikayedeki gibi mesleğini yarım yamalak kavraya bilmiş birisi değildi. Titizdi çabuktu temiz çalışıyordu,ortalığı beklediğimiz kadar dahi kirletmeden işini bitirdi, duvardan kopardığı parçaları ve sıva kırıntılarını kovasına doldurup dışarıya götürdü. Döndü aletlerini aldı. Kitap’ım dedi Kendi kitaplarından birini verdim. Eline alır almaz geri uzattı. Bu bende var dedi mümkünse başka bir tane Gel de şaşma… Köy hikayelerinin ağırlık da olduğu başka bir kitabımı verdim. Sevindi, teşekkür etti. Bahşiş vermek üzere cüzdanımı çıkarınca hemen suratını astı.Bileğimden tuttu, bileğimi kocaman avucunun içinde çöp gibi kaldığını hissettim. Olmaz dedi o hata bizimdir. Karşılıklı teşekkürler ettik Tam ayrılacağı zaman balkondaki fayansları hatırladım. İyi bir fayans ustası tanıyıp tanımadığını sordum. Mutfak duvarlarını tabandan tavana kaplatacağımızı fayansın hazır olduğunu da söyledim, çıkık gözleriyle kalın dudaklarıyla gülümsedi başıyla yukarı işaret etti. On yedi numaranın mutfağına bakın dedi, beğenirseniz ve bir hafta beklerseniz ben yaparım dedi. Hadi hoş çakalın. Hoşnutluğumu kazanarak fazla bahşiş koparmak gibi en küçük bir niyetin olmadığını en veciz davranışlarla koyarak gitti. Çok değil üç gün sonra yolumu kesti. Beğendin mi? Hem de nasıl sanki bizim oraları hatırlatıyor. Aynı yazarın öteki kitabına da başladım, hani bende var diye geri çevirmiştim ya.. O kitapların yazarı benim diyemedim. Dememde gerekmiyordu. O an bir duvarcı tarafından okunmanın beğenilmenin güzelliğini yaşadım, bu yeterdi heyecan duygu yüklü bir sesle Beklerim dedim, kitaplığımdaki bütün roman hikâye kitapları senindir. Dilediğinde dilediğin kadar alabilirsin. Saygıyla teşekkür etti. Mutfağın fanyasını döşerken iyiden iyiye dost olduk sofraya birlikte oturduk çayı birlikte yudumladık. Onu tuzak sorularla uzun uzun konuşturdum, Ankara’nın 56 kilometre uzağında bir köydendi. Köyde bir karış arazileri bir dikili ağaçları taş üstünde taşları kalmamıştı. En son bir eski ev ve iki parça tarlayı geçen yıl satmışlardı. Daha doğrusu Salih usta hileyle satmış, önce annesi ile babasını (ikisi de hayattaydı) hacca göndermiş onlar dönünceye kadar evi ve tarlaları satmışlardı. Böyle yapmasa ihtiyarların şehre gelecekleri yoktu. Nedense korkuyorlardı şehirden. Onları köyde bırakamazdı, çünkü artık bakıma muhtaçtılar. Şimdi yanındaydılar, onları köyde bırakamazdılar, alışmışlardı. “Allah razı olsun oğlum” diyorlardı. Üç tanede (ellerimden öperler) evladı vardı. Salih ustanın büyükler oğlan küçüğü kızdı en büyüğü inşaat mühendisliğini bitirmiş, okulda asistan olarak kalmıştı. Onun küçüğü dişçilikte okuyordu. Kız lise sondaydı üniversite sınavına hazırlanıyordu, Çocuk doktorluğu diyor başka bir şey demiyordu. Salih usta annesine babasına karşı nasıl saygılıysa evlatları da Salih ustaya karşı öyleydiler. Oturduğu ev kendisinindi bugüne dek sağlığından hiçbir şikâyeti olmamıştı. Televizyon seyretmekten pek hoşlanmıyordu çalışmayı birde okumayı çok seviyordu. Çalışırken eldiven kullanmayı bir türlü alışamamıştı. Ellerinde nasırlar ameliyatla alınabilirdi fakat Salih usta iğneden doktordan hastaneden korktuğu için ameliyatı göze alamamıştı. Hayatında hiç içki içmemişti, sigaraya da pek alışmamıştı.”En sevdiği yemek domatesli bulgur pilavıydı. Tatlıdan sütlaçları çok severdi. Çocukları “baba sen bizden çok okuyorsun seni kıskanıyoruz” diyorlardı. Salih usta hayatı çalışarak kazanıyor, okuyarak öğreniyordu. Doğrusu okumayanları bir türlü anlamıyordu. Salih usta evimizde beş gün çalıştı, bilmeden bozduğu hikayemin yerine yenisini koymuştu. O kapıdan çıktı, ben odama koşup daktiloma kâğıt taktım. İlk cümleyi yazdığımda henüz bahçe kapısına bile varmamıştı. “Ölçüleri normalin o kadar dışına taşmıştı ki…”

13-16 Yaş Soruları Başlamak için lütfen altta yer alan bilgileri doldurunuz

AdınızEpostaTelefon
1.Yazar Salih ustayı ilk nerede görmüştür?
2.Salih ustanın ellerinin durumu aşağıdakilerin hangisine uymaktadır?
3.Salih ustanın ses tonu nasıldır?
4.Yazar ölü hikayeyi nasıl oluşturmuş?
5.Salih usta yazarın evinde hangi işi yapmıştır?
6.Salih ustanın kaç çocuğu vardır?
7.Salih usta yaptığı iş karşılığında yazardan ne almıştır?
8.Salih usta kitap okuyor mu?
9.Parçada yazar en çok neye şaşırmaktadır?
10.Parça nasıl sonuçlanmaktadır?

Testin sonuçlarını görebilmek için "TESTİ BİTİR" butonuna basmayı unutmayın!



Yetişkin Okuma Hızı

"Hızlı Okuma" denen şey üzerinde anlamlı bir şeyler söylemeyi ummak belki de yararsız. Çoğu zaman olduğu gibi bu konuda aşırıya kaçanlar ortalığı o kadar saçma fikirleri doldurdular ki, bütün bu tantana arasındaki aklıselim sahibi insanların sesi pek duyulmuyor.
Jack Parr şovu gibi platform kullanan sol aşırılar bize dakikada on bin, on beş bin, yirmi bin sözcük okuyabileceğimizi söylüyor.
Bunların karşı uçtaki muhalifleri de daha anlamlı şeyler söylemiyor. George Stevens, 26 Ağustos 1961 tarihli, "Hızlı, Daha Hızlı!" başlıklı bir yazısında, Gibbon'un Gerileyiş ve Çöküş'ünü bir fincan kahve içinceye kadar okuduğumuzda elimize ne geçeceğini soruyor.
Buna karşı, dakikada bir sözcük okuyuncaya kadar yavaşlarsak elimize ne geçecek diye sorulabilir. Bu durumda Gerileyiş ve Çöküş'ü okumak 21 bin saat ya da ( günde sekiz saat okumayla) 2625 gün sürerdi.
Okuma hızından haberi olmamak bazıları için bir gurur kaynağı. Bunu bilmeyi istemiyorlar. İnsanın okuma hızı Tanrı vergisi gibi; bunu ölmek ya da Allah göstermesin - değiştirmeye çalışmak da küfür gibi görülüyor. Herhalde herkesin okuma hızının mükemmel olduğu düşünülüyor. Belki de öyledir. Ama olgular böyle bir iyimserliğe doğrusu hak verdirmiyor.
Yelpazenin diğer ucunda da, dakikada okudukları on binlerce sözcükle övünenler var. boş ve aptalca bir iddia! Dakikada 20-30 bin sözcük okuyan biri kitapları şöyle bir karıştırıyor olabilir ama asla okuyor olamaz. Çok az istisna dışında, dakikada 2000 sözcükten fazlasını okuyup anlamak mümkün değildir.
Belki de en doğrusu aşırıları ait oldukları yerde yalnız bırakıp konuyu gerçekçi bir şekilde ele almak.
Ortalama bir yetişkin dakikada yaklaşık 250 sözcük okur. Bu benim de üniversite öğrencilerinde tanık olduğum ortalama hızdır. Fakat benim sınıflarımda okuma hızı dakikada 125 ile 900 arasında değişmektedir. Bu, bazı öğrencilerin diğerlerinden yedi kat daha hızlı okuduğu anlamına gelir. Bu fark genel nüfus içinde muhtemelen çok daha yüksektir.
Nasıl bazı insanlar daha uzun, bazıları daha şişman ya da daha güzelse, bazıları da daha hızlı okuyabilir. Ne var ki konu aşırıların düşündüğü gibi okuma hızından ibaret değil. Sorun aslında insanların okuma yeteneklerinin bütünü. Hız bunun önemli ve çoğunlukla yanlış anlaşılan bir parçası. Bu konuda yapılan bütün ciddi incelemeler, hızlı okuyanların okudukları şeyi yavaş okuyanlardan daha iyi anladığını gösteriyor.
Okuma konusunda en çok karşılaşılan ve en temelsiz yanlış anlayışlardan biri, ortalama bir hızla gerçekleştirilen bir okumanın bile özensiz bir okuma sayılmasıdır. Ama salında yavaş okuyanlar özensiz okuyuculardır. Bunlar amaçsız ve pasif bir şekilde okurlar, ayrıca hızlı okuyanlardan daha fazla bir konsantrasyon güçlüğü çekerler. Daha az şey anlar, pek iyi değerlendirme yapamaz ve okuduklarını daha az hatırlarlar. Dikkatli bir okuyucu olduğu için her zaman yavaş okuduğunu söyleyen biri kendini aldatmaktadır. Böyle biri, hem düz yolda hem de engebeli arazide aynı vitesle giden bir düşündürücüye benzer.
Hızlı okuyucu, beceri sahibi ve uyanık olduğu için hızlı okur. Yeteneğini ve zekasını verimli bir şekilde kullanması için eğitilmiş ya da kendini eğitmiştir. Başkan Kennedy dahil binlerce kişi, böyle bir eğitimin mümkün olduğunun kanıtıdır.
Bu eğitimde kullanılan yöntem kısa bir makalede açıklanamaz. Ancak, iyi düşünülmüş ilkleri olduğunu ve bir çok saygı değer eğitimci tarafından uygun bulunduğunu söyleyebilirim. Daha önemlisi, yöntem tutarlı bir şekilde ve bütün ayrıntılarıyla işlenmiştir. Örneğin, gözün her sözcükte durması yerine bir grup sözcük, bir ibare ya da bir satır üzerinde durması öğretilir. Dakikada 250 sözcükten az okuyan biri, muhtemelen her sözcüğü okumaktadır. Bu, anlamayı engelleyen , verimsiz bir yöntemdir. Anlamlı sözcük gruplarını okumayı öğrenen bir ise beyin kapasitesini daha iyi kullanır ve okuduğunu daha iyi anlar.
Elbette okuma hızının ve kavrayışı yükseltmenin başka yolları da vardır. Bazıları ne kadar inkar etmeye çalışsa da, okuma öğrenilen bir şeydir. Bazı öğrenim tekniklerinin diğerlerinden daha başarılı sonuç vermesinde şaşılacak bir şey yoktur. Kimse okumayı bilerek doğmaz; bunun ona öğretilmesi gerekir. Bu iş iyi de yapılabilir kötü de.
Verimli okuma tekniklerine en güçlü muhalefetin "edebi" gerekçelere dayananlardan gelmesi şaşırtıcıdır. Üstelik bu aynı insanlar öğrencilere yazmanın iyi öğretilmediğinden yakınmaktadır. Bunlar çocuklara dilbilgisinin, cümle yapısının, noktalamanın, kompozisyonun daha iyi öğretilmesini isterler. Aynı becerilere uygun okuma tekniklerinin öğretilmesi ise günah gibi görülür. Elbette tek başına teknik insanı iyi bir yazar da yapmaz iyi bir okur da. Ama eğitim ve bilgi bir disiplinde işe yarıyorsa neden diğerinde yaramasın?
Burada asıl konu, dakikada 20 in sözcük okumanın iyi olup olmadığı değildir. Konu bundan daha dünyevi ve çok daha önemlidir. Dakikada 250 sözcük okuyan ortalama biri 600, 800 yada 1000 sözcüğü verimli bir şekilde okumayı öğrenirse her bakımdan daha iyi bir okuyucu haline gelir mi, gelmez mi işte konu budur. Bu soruya olumlu cevap vermeye yetecek kadar kanıt vardır.
Gerileyiş ve Çöküş'ü tekrar ele alalım. Dakikada 250 sözcük okuyan biri bu kitabı okumak için 83 saat harcayacaktır. Peki bu kişi, verecek bu kadar zamanı olmadığını düşünemez mi? İnsanlar sık sık böyle kararlar verir. Çünkü önlerinde sadece iki seçenek vardır: Ya 83 saat, ya da hiç.
Bu bizi önemli ve çoğu kez gözden kaçan bir noktaya getiriyor. Gerçekte insanların tek bir okuma hızları yoktur. Çeşitli okuma hızları vardır yada olabilir. İnsanlar istedikleri ya da durumu gerektirdiği kadar hızlı ya da yavaş okuyabilir.
Fakat herkesin bir "temel" okuma hızı vardır. Bu, ortalamaya yakın metinlerin normal olarak okunduğu hızıdır. Metnin cinsine göre bu hız azaltılır ya da arttırılır. Ne var ki, temel hızı düşük (250 civarında) olan insanlar çoğu zaman böyle yapmaz, Shakespeare'i de Spillane'ı da hemen hemen aynı hızda okur (hızlı okumaya karşı getirilen "edebi" itirazın saçmalığı bu örnekte daha iyi görülüyor.) böyle bir vites değiştirmek istese bile pek başarılı olamaz. Daha hızlı okumak için gerekli beceriye sahip değildir, daha yavaş okuması ise zaten mümkün değildir.
Temel okuma hızı daha yüksek (diyelim dakikada 800 sözcük civarında) bir okuyucunun önünde daha fazla seçenek vardır. Bir metne göz gezdirmek istediğinde rahatça dakikada 1000 sözcüğe çıkabilir, güç ya da uzmanlık gerektiren bir metni okurken de istediği kadar yavaşlayabilir. Hızlı okuyucu hızın kölesi değildir; ama yavaş okuyucu alışkanlığın kölesidir.
Dolayısıyla "hızlı okuma" üzerine tartışmak saçmadır. Bunu Yeats'in, Milton'un, Donne'un eserlerini yarışır gibi okumak, Moby Dick'in sayfalarını hızlı hızlı çevirmek gibi anlayanlar terimini anlamsız hale getirmiştir. Oysa durum hiç de böyle değildir. Zira bu konuda dersini öğrenen biri hızla bağımlı olamayacaktır. Ya on saatini vermek ya da hiç okumamak gibi bir seçenekle sınırlı olmadan, iyi bir romanı hakkını vererek okuyabilecektir. Bir metnin ne kadar zamanı hak ettiği düşünülüyorsa o kadar zamanını verecektir. Ne Shakespesre, ne Gibbon ne de Spillane bir okurdan bundan fazlasını bekleyebilir.
Kendi adıma, hızlı okuma teknikleri teşvik etmekte ve çoğu kişinin yavaşlığı yüzünden okuduğu şeyi iyi anladığına dikkat çekmekte kötü ya da antientellektüel ne var, anlaşamıyorum. Belki de böyle düşünülmesi alışkanlıktan kaynaklanıyor. İnsan-ların aritmetik, imla, seks ya da politika konusundaki bilgisizliğinden rahatça söz edebiliyorsunuz, ama konu okuma alışkanlıklarına geldiğinde tutumlar nedense birden değişiyor.
Aslında sorun basit bir şekilde ortaya konabilir. Eğer biri çıkıp, insanın okuma hızındaki makul bir artışın bazı dezavantajları olduğunu kavrayışın ya da bir metinden alınan zevkin azalması gibi- bana kanıtlarsa, bütün fikirlerimden vazgeçip "yavaş, daha yavaş" nağmelerine katılmaya hazırım.
Buna karşılık, eğer herhangi bir kayba yol açmadan daha hızlı okunabiliyorsa, hızlı okumanın iyi ve uğrunda çalışmaya değer bir şey olduğunu insanların kabul etmesini istemeye hakkım var sanırım. İstediğim fazla bir şey değil. Ama aşırılar gene de bildiklerinden şaşmayacaklar herhalde.



Yetişkin Başlamak için lütfen altta yer alan bilgileri doldurunuz

AdınızEpostaTelefon
1.Aşırılıkları sergilemek için kullanılan örnek hangisidir?
2.Yazara göre özensiz okuyucular:
3.Bu parçanın “ana fikri” nedir?
4.Yazara göre, yavaş okuyucu neyin kölesidir?
5.Yazar hızlı okumayı küçümseyenleri nasıl değerlendiriyor?

Testin sonuçlarını görebilmek için "TESTİ BİTİR" butonuna basmayı unutmayın!